8 Temmuz 2010 Perşembe

Yolda yürürken, marketten sigara almışım ve paketi açıp elimdeki naylon kafasıyla oynamaya başlıyorum, atacak bir yer yok, iki polis memuru beni durduruyor. Bu anlarda hep yakalandığımı düşünerek suratım kızarır ve ben utangaçlığımı gizleyen sönük ama iddialı gözlerle onların gözlerinin içine bakarım. Aslında kendime güvenimi tam olarak sergileyebilirim - çok küçük bir oyuncu olabilseydim. Ama karşımda yapılan merasim - ve yapılan böyle sahte işlerin bir ömür boyu yapılmasına belki bilmeden razı olmuş insanların hayatları karşısında kafamda birden fazla düşünce belirdiği için o güveni aralarından seçemiyorum. Kimlik oluşturabilecek kadar ömür tüketmiş, dostum sen ne ayaksın dendiğinde ben 2 liraya kitap okuma lambası satar, dünkü rakı ve bozuk beyaz peynirden zehirlenmemişsem ve patronum şehir dışındaysa her pazar Karaköy'deki sevgilim Olga'yla önce köfte yer ve sonra onun mekanında beni muameleye boğmasını seyrederim diyebilen birinin benden öğrenecek bir şeyi yoktur, belki tok karnına nasıl dertlenilebiliyor, bunu öğretebilirim.

TC kimlik no'm giriliyor ve hiç bir sabıka kaydım yok. Yürümeye devam ediyorum. Sigarayı yakmaya hak kazandım. Çakmağım yok. Ateşi en dipteki adamdan isterim, Levent'te Ziraat Bankası önünde tezgahta parfüm satan uzun saçlı bir adam var, hep orda, ve bu sefer henüz ilginç seslerle bağırıp pazarlama yöntemini keşfedememiş kadın simitçiyle muhabbeti kurmuş, d Yok, bu adam en dipte değil. Birçok kadını buradan parfüm alırken görmüştüm, o dipte değil. Bu son düşüncem ateşi ondan istememe neden oldu, ne kadar aptalca bir düşünceydi. Zaten ne zaman bir düşünceyi kendime ispatlamaya kalksam uyuz olup tersini yapıyorum. Düşünce denen şey bende de belirdi demek ha diye kızıyorum ve biraz insanlığını bil diye azarlıyorum kendimi. ama tam da böyle olmuyor, bak işte, kendimin ne kadar basit olduğunu biliyorum, çok zekiyim normal standartlara göre ama sıkıştığım bu yaşam formunun içinde aslında ne kadar da gerizekalıyım ha ha derken ağlamaya başlıyorum ve gözyaşlarım avrupa yakasını sele boğarken suyun üzerinde kalan 236 metrelik sapphire in üzerindeki golf sahasından küçük de olsa tanrıya göz kırpabiliyorum. sene 2019.

hepimiz kendi dünyalarımızı yarattık
vahşi köpekler gibiydik kemiği bi oraya bi oraya savurur
terlercesine yerdik, sel yaratıp temelden sarsmaya çalışarak
en küçük bir anlam vardı o da sustu kaldı
yanlış tarafta olduğumuz söylendi
tam da birbirimizi gözyaşlarıyla boğmak üzereydik
neden zahmet ettin, kazansaydın bu sefer senin yerinde ben olacaktım
senden yitip gidenler bu sefer benden gidecekti
insanlık dışı dünyanın sana vermediklerine -ya da senin almadıklarına- bu sefer ben hayıflanacak
en sonunda kanayan hayatın üzerinde bir yetmişlik devirecektim
tek anlamın gözlerini açık tutmaktan ibaret olduğunu bu sefer ben sana anlatacaktım

haklıydı

sigaramı söndürdüm, yenisini yakmak için
cebimden çakmağımı çıkardım

daha fazlasını anlatamazdı
parmaklarımın arasında bir dünya
gözlerim kapalı, bi nefes çekiyorum
şu an hiçbirşeyin bir parçası değilim
anında gülümseme beliriyor
ve anında kahkaha

kararlılığıma şaşıp kaldı etraftakiler
hepsi beni biliyorlar
onlar kaybedince benim yerime geçecek olanlar

hey, selam




Hiç yorum yok: